FAIL (the browser should render some flash content, not this).

Dedesi Sey­yid Yahya, Abbasi hali­fesi tara­fın­dan Basra’da bulu­nan Şiiler ve Sün­ni­ler ara­sın­daki kav­ga­lara son ver­mek üzere görev veril­miş o da bu görevi en iyi şekilde yerine geti­re­rek Basra, Vâsıt ve Batâih böl­ge­le­rinde huzuru sağ­la­mayı başar­mıştı. İşte Ahmed er Rufâi’nin babası olan Sey­yid Ali bu zatın oğlu­dur. Ahmed-er Rufâi, Bağ­dat ile Basra ara­sında Bataih (batak­lık yer­ler) böl­ge­sinde Ümmü­abide köyünde dün­yaya teş­rif etmiş­tir.
Sey­yid Ahmed-er Rufâi Haz­ret­leri, yedi yaşına kadar babası Sey­yid Ali’nin nez­dinde kaldı. Yedi yaşında iken babası vefat edince, dev­rin büyük muta­sav­vıf­la­rın­dan olan dayısı ve şeyhi Man­sur el Batâ­ihi, annesi ve kar­deş­leri ile bir­likte Onu hima­ye­sine aldı. Küçük yaşta hafız­lı­ğını tamam­la­dık­tan sonra Pey­gam­ber Efendimiz’in manevî işa­reti üzerine dinî ilim­le­rini tah­sil için Şeyh Ali Ebu’l fazl el Vasıtî’ye tes­lim edildi. Şey Aliy­yül Vasıtî haz­ret­leri Pey­gam­ber efen­di­mi­zin manevî emrine imti­sa­len Ahmed-er Rufâi’nin tah­sil ve ter­bi­ye­sinde büyük bir dik­kat ve titiz­likle hare­ket ede­rek son derece ihti­mam ve gay­ret gös­terdi. Ahmed-er Rufâi aklî ve naklî ilim­lerde çok üstün bir gay­ret ve başa­rıyla ilim kari­ye­rine sahip oldu.
Hakiki bir fıkıh, hadis, tef­sir alimi ve hakiki bir muta­sav­vıftı. Ayrıca çok mükem­mel bir hatipti de… Sey­yid Ahmet Rıfai (r.a.); orta boylu, nur yüzlü ve buğ­day benizli idi. Saç­ları siyah, sakalı sey­rek, alnı açık ve geniş idi. Göz­le­rine sürme çeker, devamlı tebes­süm eder halde bulu­nurdu. Öyle güzel konu­şurdu ki, kalp­leri hare­kete geçi­rir, soh­pe­tine doyum olmazdı. Hatta bir kere­sinde cema­ate vaaz-ü nasi­hat edi­yordu. Cema­atte bulu­nan alim­le­rin Ahmet Rıfai Haz­ret­le­rine çok fazla soru sor­du­ğunu gören Ebu Zeke­riyya (r.a.) onlara müda­hale etti. Bunun üzerine Ahmet Rıfai (r.a.) tebes­süm edip, “Ey Ebu Zeke­riyya! Bu dünya fani­dir. Bıra­kı­nız ben hayatta iken sor­sun­lar.” buyur­du­lar. “Bu dünya fani­dir” buyur­du­ğunda, cemaat fev­ka­lade hey­cana kapıldı, içle­rin­den beş kişi orada vefat etti. Orada hazır bulu­nan­lar için­den, iba­det­le­rini tam ola­rak yapa­ma­yan bin­lerce kişi tövbe edip doğru yola geldi.
Ahmed-er Rufâi, Şeyh Aliy­yül Vasıtî Kud­dise Sirruhu’dan hem ica­zet aldı, hem de hırka giydi. Vasıtî Onun için : “Her­kes üsta­dıyla, ben ise tale­bem Rufâi ile ifti­har ede­rim” demiş­tir.
Ahmed-er Rufâi, Şeyh Aliy­yül Vasıtî Kud­dise Sirruhu’nun vefa­tın­dan sonra dayısı Man­sur el Batâihî’nin ter­biye ve irşad hal­ka­sına girdi. 27 yaşına kadar dayı­sın­dan tasav­vuf ders­leri ala­rak çok kısa zamanda seyr-i sülû­kunü tamam­ladı. Daha sonra dayısı tara­fın­dan Ona “Şeyhü’ş-şüyûh” unvanı ile bir­likte hali­fe­lik vere­rek ken­di­sine bağlı bütün tek­ke­le­rin şeyh­li­ğini verdi. Dayısı’nın vefatı üzerine bu yaşta posta oturdu. Kud­dise Sir­ruhu, bütün tek­ke­le­rin şeyh­li­ğine geti­ri­lince, Onu çeke­me­yen­ler, iftira atan­lar eksik olmadı.
Yıl­lar geç­tikçe mürit­le­rin sayısı artı­yor, şanı şöhreti her tarafa yayılıyordu.Bu durum Irak’taki bazı şeyh­le­rin Onu kıs­kan­ma­la­rına sebep oldu. Bir çok iftira, itham ve dedi­kodu ortaya atıldı. Neti­cede Abbasi Hali­fesi el Muktefî’ye, erkek ve kadın mürit­le­rini aynı zikir mec­li­sinde bir arada bulun­dur­duğu iddi­asıyle hicrî 550 yılında şikâ­yet ettik­le­rinde, halife durumu yerinde ince­le­mek üzere bir müfet­tiş gön­derdi. Durumu araş­tı­ran ve ince­le­yen insaf sahibi müfet­tiş ince­leme sonunda kana­at­le­rini bir rapor haline geti­re­rek şöyle demişti: “Bu Sey­yid ve mürit­leri sün­net yolunda değil­lerse, yer­yü­zünde sün­net üzere hare­ket eden hiç kimse kal­ma­mış demek­tir.” Bunun üzerine Hali­fe­sine, yap­tır­dığı tah­ki­kat­tan dolayı özür dile­yen bir mek­tup göndermiştir.

Misa­fir­ler için ver­diği yemek hari­cin­den başka bir şey yemezdi. Ken­di­sine ait olan misa­fir­hane, devamlı ola­rak dolup boşa­nırdı. Eli ayağı olma­yan veya cüz­zam gibi ağır hasta olan kim­se­leri yanına alır, onları biz­zat kendi elle­riyle yıkar, temiz­ler ve elbi­se­le­rin­deki yır­tık­ları yamardı. Çok müte­vazi idi. Daima az konu­şurdu ve “Sukutla emro­lun­dum.” buyu­rurdu. Namaz kılar­ken benzi sara­rır, ken­din­den geçerdi. Bir gün ken­disi, “Namaza kalk­tı­ğım zaman sanki ALLAH Teala bana Kah­har sıfa­tıyla tecelli edecek diye kor­ku­yo­rum.” buyurdu. Ahmet Rıfai Haz­ret­leri hay­van­lara karşı çok şevkat­liydi. Kim­se­nin bak­ma­dığı temiz olma­yan ve cüz­zamlı bir köpeğe baktı, onu yıkadı ve bes­ledi. Bir gün pal­to­su­nun ete­ğinde evin kedisi uyuya kaldı. Namaz vakti gel­di­ğinde kediyi uyan­dır­maya kıya­madı ve bir müd­det onu şevkatle sey­retti. Uyan­ma­ya­ca­ğını anla­yınca kedi­si­nin yat­tığı yeri kesti. O haliyle namaza gitti. Geri gel­di­ğinde kedi uya­nıp ora­dan git­mişti. Kesik par­çayı pal­to­suna tek­rar dikti.

Aşırı dere­cede alçak­gö­nüllü ve takva sahibi idi. Bir gün, “İçinizde benim ayı­bımı, kusu­rumu görüpte söy­le­me­yen var mıdır? Varsa lüt­fen söy­le­yi­niz.” buyur­du­lar. Orada bulu­nan­lar­dan bir tanesi dedi ki: “Efen­dim, ben sizde bir kusur görü­yo­rum.” Bunu işi­ten Sey­yid Haz­ret­leri hiç üzül­medi, söy­le­yeni kına­madı ve, “Ey kar­de­şim, lüt­fen kusu­rumu söy­le­yi­niz.” buyurdu. O kimse, “Bizim gibi, size layık olma­yan kim­se­leri huzu­ru­nuza kabul buyurmanızdır.“deyince, başta Ahmet Rıfai (r.a.) olmak üzere ora­da­ki­ler ağla­maya baş­la­dı­lar. Bir ara Ahmet Rıfai Haz­ret­leri, “Hepi­niz­den daha aşağı oldu­ğumu bili­yo­rum ve ben siz­le­rin hiz­met­çi­ni­zim.” buyurdu. İbra­him Besti isminde birisi, bir gün Ahmet Rıfai Haz­ret­le­rine haka­ret­lerle dolu bir mek­tup yol­ladı. Bu mek­tubu alan Ahmet Rıfai (r.a.), yanında bulu­nan biri­sine mek­tubu okuttu. Her türlü ifti­ra­nın içinde bulun­duğu bu mek­tup oku­nunca, Sey­yid Haz­ret­leri süku­netle din­le­di­ler ve, “Doğru söy­le­miş. Eğer ALLAH Teala’nın indinde şüpheli bir duru­mum yoksa, insan­la­rın bana ettiği ifti­ra­lara hiç aldı­rış etmem.” buyur­du­lar ve mek­tuba cevap ola­rak şunları yaz­dır­dı­lar: “Muh­te­rem İbra­him Besti Haz­ret­leri, ALLAH Teala beni dile­diği gibi ve iste­diği yerde yarattı. Sizin doğ­ru­lu­ğu­nuza güve­ni­yo­rum. Hayır duala­rı­nız­dan beni mah­rum bırak­ma­ma­nızı ve hak­la­rı­nızı helal etme­nizi yük­sek zatı­nız­dan istir­ham edi­yo­rum.“
Ahmed er Rufâi Haz­ret­leri, Hicri 555 sene­sinde hacca git­miş­tir. Hac dönüşü Medine’de Rav­zaı Mutahhara’yı ziya­ret etmiş­tir. Pey­gam­ber Efen­di­mi­zin kabri önünde şu nidada bulun­muş­tur. “Esse­lâmü Aleyke ya Ceddi!” Pey­gam­ber Efen­di­mi­zin kab­rin­den: “Aley­küm Selam Ya Veledi” cevabı duyul­muş­tur.. O sırada orada bulu­nan bütün ziya­ret­çi­ler bu sesi işit­miş­ler­dir. Bunun üzerine vecde gelen Sey­yid Ahmed-er Rufâi” Haz­ret­leri, tit­re­ye­rek diz çöküp şunları söy­le­miş­tir. “Uzakta iken ruhumu gön­de­ri­yor­dum. Bana, vekâ­le­ten top­ra­ğını öpüyordu, şimdi ise huzu­run­da­yım şu müba­rek elini uza­tı­ver de dudak­la­rım onunla haz duy­sun !..” Pey­gam­ber Efendimiz’in kab­rin­den nuranî eli dışa­rıya uzan­mış ve bütün ziya­ret­çi­le­rin göz­leri önünde O, bu eli öpmüş­tür.
Bu hadise (Bur­han) bir teva­tür dere­ce­sinde hacı­lar ara­sında yayıl­mış, bütün İslâm ülke­le­rinde duyul­muş­tur. Şahid­ler ara­sında dev­rin tanın­mış sofi­leri de var­dır. Abdu­ka­dir Gey­lâni Haz­ret­leri, Sey­yid Ahmed-er Rufâi Hz.leri için : “Sahabe-i Kiram, müç­te­hi­din­den mada tabakat-ı evli­ya­dan hiç kimse Ahmed er Rufaî Haz­ret­le­ri­nin maka­mına vasıl ola­ma­mış­tır.” Demiş­tir.
Hicri 560 yılında Abbasi hali­fesi olan el-Müstencid, ken­di­sini Bağdat’a dave­tinde kar­şı­la­mak üzere oğlunu vazi­fe­len­dir­miş­tir. Sarayda davet­li­ler ara­sında dev­rin ileri gelen Şeyh­leri– muta­sav­vıf­ları da hazır bulun­du­lar. Her biri sırayla soh­bet eder, söz sırası Ahmed-er Rufâî haz­ret­le­rine gelince bir konuşma yap­mış Halife el Müs­ten­cid, Ahmed-er Rufâî’nin soh­be­tini ağla­ya­rak din­le­miş­tir. Daha sonra Sey­yid Ahmed-er Rufâî baba­sı­nın Bağdad’taki tür­besi civa­rında zikir mec­lisi ter­tip ede­rek, Hali­fe­nin de biz­zat bu mec­liste bulun­muş­tur. Kay­nak­larda Rufâî haz­ret­le­ri­nin, ikinci bir defa daha hacca git­tiği , ara­fatta Hızır (a.s) ile kar­şı­laş­tığı ve Hızır’ın ken­di­sine tac ve hırka giy­dir­diği ifade edil­mek­te­dir.
İlk eşi Hatice binti Ebi Bekir el Vasıt– en Neccavi’den Fatıma ve Zey­nep adlı iki kızı olmuş, eşi­nin vefa­tın­dan sonra evlen­diği ikinci eşi Rabia’dan sonra Salih isminde bir oğlu olmuş ve küçük yaşta vefat etmiş­tir. Nesli iki kızı ile devam etmiş­tir. Fatıma’dan İbra­him Azeb (609) ve Ahmed-el Ahdar (645) adlı dev­ra­inde meş­hur olan iki Sûfî, Zeyneb’den ise ikisi kız, altısı erkek torun­ları olmuş­tur. Bun­lar­dan İzzed­din AHMED Say­yad (574–670) Rurâîye’nin Say­ya­diye kolu­nun kuru­cusu olup, Rufâî Tari­ka­tı­nın İslâm âlemine yayıl­ma­sında tesiri olmuştur.

Ahmed-er Rufâî Haz­ret­leri, Hicrî (578), Miladî (23 Ağus­tos 1182) tari­hinde şiddetli bir ishal has­ta­lığı sonunda vefat etmiş­tir. Vefa­tın­dan önce ; “Beni dilenci keş­külü yerine koy­ma­yın, tek­kemi bugün harem, öldük­ten sonra mezar etme­yin. Ben Hakk Tealâ’dan tek ola­rak yaşa­mayı dile­dim. O beni top­lum içinde yaşattı. Öldük­ten sonra belki o mura­dıma eri­şi­rim. Top­rak üstünde her ne varsa eninde sonunda yine top­rak ola­cak­tır.” Bu sözü ile kera­met buyur­muş­lar­dır. Türbe-i Saadet­leri yanında kimse yok­tur. Kırın orta­sında tenha bir yerde Bağdad’ın güne­yinde Vasıt yakın­la­rında bulun­mak­ta­dır.
Ahmed-er Rufâî Hazretleri’nin tasav­vuf ve Tari­kat anla­yışı, kitap ve sün­nete tabi olan bir anla­yış­tır. Onun ifa­de­leri içe­ri­sinde İslâm dini, zahir ve batını ile bir bütündür.

Kalp ceset­siz olmaz, Kalbi olma­yan bir cesed ise çürür. Tasav­vuf ilmi, kal­bin ısla­hın­dan iba­ret­tir. Tari­kat şeriat demek­tir. Haki­kat, Şeri­ata muha­le­fet etmez. Tasav­vuf, söz konusu ettiği Tari­kat, şeri­atın biza­tihi içinde taşı­dığı mana ve hik­met­ler­dir. Tasav­vuf, Yün hırka ve taç giy­mek değil­dir.
Tasav­vuf; hüzün hır­kası, sıdk tacı, tevek­kül elbi­se­sinde bürün­mek­te­dir. İnsa­nın kalbi haş­yet, bedeni edep, nefsi.….…„ ben­liği yok­luk ve dili de zikir örtüsü ile örtün­düğü tak­dirde tasav­vuf yolunda bulun­muş­tur.
Mükem­mel sofi her halde Hz. Pey­gam­ber (a.s)‘a tabi olan ve kul­luk dere­ce­sini en yük­sek dere­cede ola­rak benim­se­yen kim­se­dir. Kul ancak Allah’dan gayri her­şe­yin kul­lu­ğun­dan kur­tul­duğu ve hür­ri­yet maka­mına ulaş­tığı vakit, mükem­mel bir kul ola­bi­lir.
Tasv­vuf edep­tir. Bu da Peygamber’in sün­ne­tine tabi olmakla kaza­nı­lır. Der­viş olmak için cemi­yet haya­tın­dan uzak­laş­mak gerek­mez. Mürid­ler, dün­yevi meş­gu­li­yet­le­rini terk etmek­si­zin helâl ve harama dik­kat ede­rek gaf­let­ten uzak kal­mak sure­tiyle Hakk yolunda iler­le­ye­bi­lir. Bütün iş, kalbi temiz­le­mek ve temiz tut­mak­tır. Kera­met­lere rağ­bet etme. Çünkü veli­ler bun­dan kaçın­mış­lar­dır. Mürit­ler için ne bir nok­san­lık­tır, ne de Allah’ın kapı­sın­dan ayrılma Kal­bini Rasulullah’a yönelt, şeyhin ve mür­şi­din vası­ta­la­rıyla O’nun yüce kap­sın­dan yar­dım iste..
Kar­şı­lık­sız, garaz­sız şeyhine hiz­met et. Ona karşı son derece ter­bi­yeli ve edepli ol. Gıya­bında dahi onun şere­fini koru. Ken­dini onun hiz­me­tine ver, evinde hiz­meti art­tır. Huzu­runda az konuş. Ona tan­zim ve vakarla bak. Ona sakın küçüm­se­yici bakış­larla bak­ma­ya­sın. Kar­deş­le­rine öğüt ver, kalp­le­rini kazan­maya çalış. İnsan­la­rın ara­sını bul. İnsan­ları Allah’a yönelt­meye bak. Sada­kat ve ihlasla der­viş­le­rin yolun­dan git­me­le­rini sağla.
Kal­bini Zikir ile, kalı­bını da fikirle tamir edip güzel­leş­tir. Gayen su üstünde yürü­mek, havada uçmak olma­sın. Bun­ları balık­lar ve kuş­lar da yapı­yor. Him­met kanat­la­rıyla son­suz­luk­lara uça­bi­li­yor musun ? Sen ona bak…
Ahmed-er Rufâî haz­ret­leri, ken­di­si­nin tevazu, zül, inki­sar yoluyla mat­lu­buna vasıl oldu­ğunu, bun­ları tari­kinde bir esas ola­rak ter­cih ve tes­pit etti­ğini söy­le­mek­te­dir.
Men­kı­be­ler içinde fev­ka­lede teva­zu­unu gös­te­ren örnek­ler var­dır. Bun­lar­dan birinde ken­di­sine iftira, haka­ret ve küfür dolu söz­ler sarf eden bir şeyhe karşı, “Efen­dim, sizin hil­mi­niz büyük­tür, affı­nız geniş­tir. Ben neyim ki, ne kıy­me­tim var ki bu kadar hid­dete kapı­lı­yor­su­nuz. Ben, sadece hiz­met­kar­la­rı­nı­zın en mis­ki­ni­yim, ayak­la­rı­nın tozu­yum.” Şeklinde yumu­şak ve müte­vazi bir söz ile muka­bele etmesi üzerine, Ahmed-er Rufâî Hazretleri“ni kız­dı­ra­cak başka bir söz bula­ma­yan Şeyh “Görü­yo­rum ki siz nef­si­niz­den sıy­rı­lıp çıkmış­sı­nız. Şimdi mülk sizin­dir., nimet sizin­dir ve sizin nes­li­nize ait­tir. Beni de bağış­la­yın” demiş ve mürit­leri arsına gir­miş­tir. Bu nevi men­kı­be­ler ve eser­le­rin­deki ifa­de­ler Onun şahsi­ye­tini ve tari­kat pir­leri arsın­daki husu­si­ye­tini gös­te­ren çizgi­ler­dir.
Şu nokta dik­kat çeki­ci­dir ki bir­kaç kera­met olayı istisna ondan bah­se­den men­kı­be­ler daima Onun dav­ra­nış ve ahlâ­kını, insan­larla müna­se­bette tevazu ve hoş­gö­rüsü ve ağır­baş­lı­lı­ğını anlat­mak­ta­dır. Bu özel­liği ile Tasav­vuf Güzel Ahlak­tır. Tari­fi­nin müşah­has bir örneği ola­rak görül­mek­te­dir.
Ahmed-er Rufâî Haz­ret­leri, dört büyük kutup­tan biri­dir. Abdül­ka­dir Gey­lani Haz­ret­le­rin­den sonra Kut­bi­yet maka­mına yük­sel­di­ğini kay­nak­lar belirt­mek­te­dir. Gav­si­yet ve Kut­bi­yet âlemi ken­di­sine bun­dan önce de bir kere daha tevdi edil­diği ve onun bu vazi­fe­den af dile­diği, bunun üzerine Abdul­ka­dir Geylani’ye veril­diği, O’nun ölümü üzerine tek­rar ken­di­sine tevdi edi­lince bu vazi­feyi kabul ettiği ve onaltı sene bir­kaç ay bu makamda bulun­du­ğunu ifade etmek­te­dir­ler. Ken­di­sine Ebül Ale­meyn (iki san­cak sahibi) kün­ye­si­nin bu duruma işret ola­rak veril­diği kay­de­dil­mek­te­dir.
Ahmed-er Rufâî Haz­ret­leri mürit­le­rini şöyle müj­de­li­yor:
“Rab­bim bana lütf’ü ihsa­nınla göz­le­rin göre­me­diği, kulak­la­rın işit­me­diği, beşe­rin akıl ve haya­line gel­me­diği, bir çok nimet­ler ihsan etti. O’nun kerem elçisi Rasu­lul­lah, (s.a.v.) beni temin edip söz ver­miş­tir ki Mürid­le­rimi, seven­le­rimi, zür­ri­ye­timi seven­leri, yerinde kaim olan­ları elle­rin­den tutup kal­dı­ra­cak ve kur­ta­ra­cak. Bu hal, kıya­mete kadar böyle sürecek. İşte ruhen biat böyle hasıl oldu. “Allah (c.c) ver­diği söz­den dön­mez.” Şu halde Onun yolunda giden­le­rin sahip olduk­ları büyük nimet ve müj­deyi bütün açık­lığı ile ifade eder.
Ahmed-er Rufâî Haz­ret­leri, Mecal bin Yunus ve Abdül Mü’min adında iki müridi ile sah­rada gezi­yor­lardı. Bir­bir­le­rine olan sevgi ve muhab­bet­leri pek ziyade idi. Onla­rın bu yakın­lığı ve duy­duk­ları manevi haz, her iki­sini de sar­hoş etmişti. Bu durum onları zaman zaman ken­di­le­rin­den geçi­ri­yordu.. Cez­beye tutu­lu­yor­lardı. Hatta mürid­ler­den biri;
–Sana bu kadar zaman­dır Ahmed-er Rufâî Hazretleri’nin yakın­lı­ğın­dan sana ne erişti?
Diğeri:
–Ne diler­sem kabul edilme lutfu.
–Dile baka­lım Allah (c.c) lut­fe­decek mi ?
–Ya Rabbi ateş­ten azad oldu­ğuma dair şu aciz kuluna bir fer­man gös­ter.
Diye niyaz etti.
–Allah (c.c)sonsuz kerem sahi­bi­dir. Faz­lına niha­yet yok­tur. Ve iki müri­din önüne bir yap­rak sağa sola yalpa yapa­rak bir kâğıt düştü. Kâğıda bak­tı­lar, Kâğıt bem­be­yazdı. üzerinde hiç­bir yazı yoktu. Alıp Sey­yide götür­dü­ler. Ve hiç­bir şey söy­le­me­di­ler. Sey­yid bu bem­be­yaz kâğıda baktı ve hemen şükür sec­de­sine kapandı. Sec­de­den başını kal­dı­rınca:
– “Alem­le­rin Rabbi olan Allah’a hamd olsun ki bağ­lı­la­rı­mın cehen­nem­den kur­tu­lu­şunu bana dün­yada gös­te­ri­yor.” Buyur­muş. “Bunun üzerinde yazı bulun­ma­yan beyaz kâğıt” diyen ora­da­ki­lere:
– “Evlat­la­rım kud­ret eli siyahla yaz­maz, bu nurla yazıl­mış­tır.” Ceva­bını ver­miş­tir.
Ahmed-er Rufâî Haz­ret­leri, çok farklı özel­lik­lere sahipti.
Peyam­ber Efen­di­mize çok yakın idi. Ona her şeyi ile tutkundu.Cenab-ı Hakk, yara­dı­lı­şında onunla kader bir­liği içinde yarat­mış, bir takım hik­met­lerle onun ismi­nin müsem­ması kıl­mış­tır. Dün­yaya gel­me­den annesi ve dayısı Man­sur el-Bataîhi’ye rüya­la­rında ismi­nin Ahmed olması müj­de­len­miş ve emre­dil­miş­tir. Küçük yaşta Pey­gam­ber Efen­di­miz gibi yetim kal­mış­tır. Nesli kız evlat­ları ile devam etmiş, erkek evla­dını küçük yaşta kay­bet­miş­tir. Haya­tında ken­di­sine haka­ret edil­miş, ezi­yet gör­müş, O ise PEYGAMBER Efen­di­miz gibi sabırla, dua ile muka­be­lede bulun­muş, hasım­la­rına karşı tevazu göstermiştir.

cevheri; istanbul; tasavvuf; dernek, musiki dinle,kurslar, ney, keman, kanun, ud

Cevheri Istanbul

Bağcılar (Merkez)

+90212 655 62 94

Devam

cevheri; adapazari; akyazim dernek;tasavvuf;,kurslar, ney, keman, kanun, ud

Cevheri Adapazari

Akyazı

+90264 462 44 34

Devam

cevheri; kayseri; kocasinan; tasavvuf; musiki , dernek, musiki kursu,kurslar, ney, keman, kanun, ud

Cevheri Kayseri

Kocasinan

+90352 331 92 72

Devam

cevheri; fransa; strassburg;tasavvuf; musiki dinle,kurslar, ney, keman, kanun, ud

Cevheri Fransa

Strassburg

+33 952 45 81 24

Devam

cevheri; musiki; amasya; tasavvuf, musiki, dinle, kurslar, ney, keman, kanun, ud

Cevheri Amasya

Şehir Merkezi

(Yeni) 

Devam